istanbul art news, june 2017

istanbul art news, june 2017

Geçtiğimiz ay, Nantes’taki iki farklı sergi mekanı, fotoğraf sanatçısı Yusuf Sevinçli’nin on yılı aşkın süreyi kapsayan çalışmalarının yer aldığı iki paralel sergi açtı. Esasen, bir süredir yurtdışını aynı başlıkla gezen, ancak seçkileri değişken olan bir dizi serginin son durağı burası. Bu bakımdan, bugün Türkiye’nin yanı sıra özellikle Fransa’nın fotoğraf dünyası içinde kendine hatrı sayılır bir yer edinmiş olan sanatçının, üretimini mütemadiyen farklı kentlerde sürdürmesiyle yakından ilişkili “Dérive” başlığı.

 

Eserlerin büyük çoğunluğuna yer veren l’Atelier, Nantes kentinin kültürel miras kapsamında restore ederek sergilere açtığı, etkileyici bir mekan. Burada eserlerin yerleşiminde en belirgin yaklaşım, Marseille(s) serisine ait fotoğrafların girişe yakın bir alanda, bir bütün olarak sergileniyor oluşu. Diğer serilerde rastlanan mahrem sahnelerden ziyade kentsel alanların biriktiği bir seri bu. Nitekim kimi işler, Sevinçli’nin Marseille’de bulunduğu 2013 yılının Mayıs ayı sonunda Türkiye’de yaşanan gelişmelerle, içinde giderek büyüyen, bir an evvel İstanbul’a geri dönme arzusundan izler taşıyor. Bir meydanın havadan görünümünde, caddede uçuşan bir sabun köpüğünün umut dolu hafifliğinde, çocukların tanımsız bir anıta doğru koşuşmasında ya da genç bir erkeğin bir duvarın üzerinden atlamak üzereyken kollarında görünür hale gelen kuvvetinde ister istemez o günlerin, dört duvar arasına sığdırılamayan enerjisini hissetmek mümkün. Bu noktada, Yusuf Sevinçli’nin fotoğraflarında herhangi bir yer veya zamana işaret etmekten kaçındığının altını da çizmek gerek. Bu siyah-beyaz görünümler ne Marseille’i, ne de İstanbul’u temsil etmek üzere kurgulular. Varlıkları, sanatçının kendi tecrübesini ve o günleri saran duygularını aktarmasından başka bir şeye hizmet etmeye çalışmıyor. Serginin geri kalanında, daha erken tarihli Good Dog ve Post I-II serilerinden fotoğrafların karışık şekilde asılması belki de bu açıdan daha objektif bir yaklaşım. Zira sanatçının kurmak istediği duygu dünyası içinde, fotoğrafların künye detaylarının hiç bir önemi yok.  

 

Hangi şehirde olursa olsun, gece gündüz şehri dolanan fotoğrafçının günlük hayatın banalliğinden sıyrılan, beklenmedik ve bir anlık karşılaşmalarını, bu fotoğraflar vesilesiyle bir kez de biz yakalıyoruz. John Berger’ın deyişiyle, bu sahnelerin görülmeye değer oldukları yargısından ileri gelen bir refleksle çekiliyor bu fotoğraflar. Zaten –nerede olduğunu az çok kestirebilmekle beraber– bir elinde gagasından tuttuğu ölü bir martıyla yakalanan, ve o saniye faltaşı gibi açılmış gözlerinden okunan paniğine rağmen hazırola geçen bir adamla, bu fotoğraf olmasa kaç kere karşılaşılır? 

 

Bir apartmanın bütün pencerelerine çıkmış meraklı mahalleliler gibi hayatın içinden sahnelerin yanında, bazı fotoğrafların bambaşka bir çağrışımı var: drift denen sürüklenme halinin fizikselliğinden, drift-off durumuna; düşlere doğru yumuşak bir geçiş hissediliyor. İzleyiciyi bir film noir karesini anımsatan, maskeli ve fraklı bir siyahi erkek karşılıyor. Derken bir kadın ayağında terlikleriyle yokluğun içine doğru yürüyor. Soğuk ve puslu bir günde bomboş bir sahilde buluyoruz kendimizi. Çıplak bir kadın kollarını kaldırıyor ama yüzünü hatırlayamıyoruz… İnsanda bir düş gördüğü izlenimi yaratan bu karelerde gerçeklikten daha güçlü bir etki hissediliyor. Zaten Good Dog kitabı da Fernando Pessoa’dan şu alıntıyla kapanıyor: “Bir rüya bizi fiziksel bir işten çok daha fazla yorabilir. Hiçbir zaman en derin düşüncelere daldığımızdaki kadar sert yaşamamışızdır”.

 

Serginin ikinci mekanı olan Galerie Confluence, faaliyetini 2004 yılından beri çağdaş fotoğraf alanında sürdüren özel bir galeri. Burada yer alan daha sade bir seçki, Sevinçli’nin 2015 yılında, bu defa Vichy’de katıldığı bir sanatçı rezidansı sırasında ürettiği seriden derlenmiş. Kent, bilindiği görünümünden çok farklı olarak, sanatçının gözüyle, kendine ait bir yer yaratmak amacıyla baştan düzenlediği bir görseller bütünü olarak çıkıyor karşımıza. Sevinçli’yi hayali bir kent yaratması bakımdan Moriyama ile benzeştiren, galerinin yöneticisi Bruno Nourry’nin, serideki portrelerle ilgili değindiği bir noktayı da aktarmak gerek: buradaki insan imgelerinde, her zaman hoş olmayan bir dünyada acıyla kavrulabilen ve kısa ömürlü varlıklarımıza dair bir öykü araştırması var. Çocuklar ise, bu dünyayı her daim baştan kurma gücünün sembolleri. 

 

Bu sergide, şimdiye kadar Toulouse’daki bir sergi dışında hiç bir yerde ya da yayında gösterilmemiş olan bir sanatçı otoportresi de var. Yoldan geçerken bir aynada karşılaştığı yansıması, kentsel bağlamı açısından Alexander Rodchenko’dan, Louis Faurer’a, Vivian Maier’den Harry Callahan’a, bir kaç ismin benzer çalışmaları getiriyor akla. Bitmek bilmez bir araştırma, tanımlama ve yorumlama malzemesi olan dış dünyaya, bu fotoğrafta kendini de dahil ediyor sanatçı. Etrafını görebilme yetisine sahip olan gözün, dışarıdan kendini görmeye yetmemesi dolayısıyla, aynanın tanıdığı o bir anlık fırsat, sanatçının kendine dönük sorgusunu, akan zamanın içinde dondurup, saklıyor.

 

Günlük ama ne zamandan kaldığını ele vermeyen; ortak alanlara ait ama kişisel olan anılar. Biraz muğlak, üstü kapalılar, ama üst bir dil değil konuştukları. Kusursuz olma kaygısı taşımayan, alçakgönüllü, bol grenli bu fotoğraflar, l’Atelier’de 11 Haziran’a, Galerie Confluence’ta ise 24 Haziran’a dek görülebiliyor olacak. 

 

 

 

 

Article by Serra Yenturk